22 Şubat 2021 Pazartesi

Nasa'nın aracı Rover Perseverance'ın Mars'a inişiyle ilgili birkaç bilgi...



18 Şubat Perşembe Türkiye saatiyle 23.55’te Nasa’nın robotu Rover Perseverance Mars‘a iniş yaptı bildiğiniz gibi.

Birçok kanal Nasa‘dan Youtube üzerinden canlı yayınladı inişi...

Ben de heyecanla seyrettim.

Bu tür olaylara tanık olmak, Dünya tarihine tanık olmak demek aslında... O yüzden de çok önemli bence...

*Nasa daha önce Mars’a pek çok kez araç göndermiş. 1960’lardan beri sürüyor Mars projesi. Ancak bazıları başarılı olmuş bazıları olamamış. Bu araçlardan tekerlekli olup hareket edenlere Rover deniliyor. Perseverance da bir Rover.

*Bu inişin pek çok önemli özelliği var. Biri de uzayda, başka bir gezegende ilk defa bir aracın uçacak olması. Perseverance ile birlikte 1.8 kg ağırlığında da bir helikopter gönderildi Mars’a. O helikopter önden uçup yerleri keşfedecek ve Perseverance da one göre gezeceği yeri tespit edip o yönde ilerleyecekmiş.

*Perseverance’ın indiği yer de farklı bir önem taşıyor.

Burası bir krater ve bir zamanlar gölmüş ve gölün özelliği de bizim Salda gölüyle aynıymış. Hatta Nasa’dan bir ekip Türkiye’ye gelip Salda gölünü incelemiş.

Nasa Mars’ta bir zamanlar hayat olup olmadığını bu indiği noktada incelemeye çalışacakmış. Daha önce göl olmuş bir yer hayat kalıntılarını da barındırır diyor Nasa yetkilileri.

*Mars’ın atmosferi önceden, dünyadaki gibi, suyun stabil durabilmesini sağlayacak manyetizmaya sahipmiş, ancak sonradan bozulmuş çeşitli sebeplerden ve suyu tutamamış, gezegen kurumuş ve soğumuş. Yani ‘Su varsa bir zamanlar, hayat da olmuş olabilir’ diyor Nasa...

*Rover’ın yanındaki kameraları Nasa’da görevli bir Türk doktor tasarlamış. Son derece gurur verici...

Umarım Mars projesi insanlığın hayrına olacak şekilde gelişir...

Bizim, Dünya dışında hayat var mı, oralarda neler olup bitiyor diye evreni araştırmamız çok güzel bir gelişme elbette, çok heyecan verici... Ama dediğim gibi aslında önemli olan tek şey iyilik içermesi, insanlığa faydalı olması... Umarım öyle olur...

Ve bakalım Mars’tan ne haberler gelecek, geçmişte yaşam var mıymış, bulacak mı Perseverance bununla ilgili bir şeyler?

Siz ne dersiniz? Oralarda bir yerlerde farklı yaşamlar var mı sizce?

Sevgiyle,

İpek Cihan Bilgin

(Foto, Perseverance’ın inerken çektiği ilk Mars resmi)


İpek Cihan Bilgin’in web sitesi:


http://www.duygusalarinma.com
http://icbakademi.com/


Blogtaki tüm yazıların yayın hakları saklıdır



(c) copyright İpek Cihan Bilgin

 

 


19 Şubat 2021 Cuma

İnsanlar sizin değerinizi bilip sizi takdir ediyor mu? Takdir etmek ve edilmek üzerine birkaç söz...




Hepimiz yeryüzünde birbirimize bağlı yaşıyoruz. Bir küçük dünya bir kocaman insanlık… Bir bütünün parçalarıyız hepimiz. Ve her birimiz, birbirimizin hayatlarında bir yapbozun parçaları gibi yer alıp hayatlarımızı tamamlıyoruz.

İnsan sosyal bir varlık. Doğal yapısı yalnız değil, birlikte yaşamaya yönelik.

Biz birilerinin hayatlarına katkıda bulunuyoruz, birileri bizim hayatımıza… Başkalarını destekliyoruz, hayatlarını kolaylaştırıyoruz ve onların yaşamlarındaki yerleri tamamlıyoruz. Başkaları da bizim. Seviyor ve seviliyoruz. Birlikteliklerle zengin hayatlarımız.

Peki bu birliktelikler içinde, başkalarının hayatlarının içindeki rollerimizde, onların hayatına kattıklarımız için yeterince takdir görüyor muyuz? Değerimiz başkaları tarafından biliniyor mu? Biliniyorsa da bu bize iletiliyor mu?

Sevgi dolu bir bağ ve sevgi dolu olumlu bir iletişim tüm bu birlikteliklerin sağlıklı ve mutlu olmasının ana anahtarı.

Yaşamdaki tüm birlikteliklerimizde arada sevgi olursa ve iletişimlerimiz buna paralel olarak sevgi dolu olumlu iletişimler olursa, ilişkiler sağlıklı, mutlu ve güzel oluyor.

İster aile içi ilişkiler olsun, ister iş ilişkisi, ya da arkadaşlık, dostluk… Hatta sadece karşılaştığımız ve alışveriş yaptığımız insanlar… Çevremizdeki iletişim içinde olduğumuz kim olursa olsun… Tüm ilişkiler iyi, olumlu bir iletişimle ve sevgiyle güzel bir şekilde oluşur ve yürür…

Bu sevgi dolu, olumlu iletişimlerin içinde, ilişkilerde en önemli faktörlerden biri de işte o nedenle takdir.  Yani o kişinin hayatındaki rolünün, yerinin değerinin bilinmesi ve bunu karşı tarafa göstermek, iletmek…

Yıllar evvel, eğitimlerim ve seminerlerim için kitapçıklarımı yaptırdığım bir yer vardı. Hemen hemen hep aynı yere gidip yaptırıyordum onları. Burası ozalit ve baskı işlerini yapan bir kurumdu.  Birkaç çalışanı vardı. Bir gün onlardan hiç denk gelmediğim biri kitapçıklarımı yaptı. Ben karşısında durup beklerken onun kitapçıkları hazırlayışını izledim.

Önce fotokopileri düzgün bir şekilde çekiyor, onları birleştirip özenle yerleştiriyordu. Sonra telle hazırlayıp kitapçık haline getiriyordu. Ancak yapış şekli o kadar itinalı ve özenliydi ki hayret etmekten kendimi alamadım. Daha önce pek çok kez başkalarını bunu yaparken izlemiştim. Diyebilirsiniz ki ne var bunda alt tarafı fotokopi. Ama öyle değil işte. Mesela bazen kapakların renkleri birbirini tutmazdı.  Yapan kişiye rica eder, aynı seminer için dağıtılacak renkli kapakların farklı değil aynı olması gerektiğini hatırlatırdım. Ya da sayfalarda yazı dışında bir iz olmaması gerekirdi. Fotokopi makinası bazen hatalı şekilde gölgeli yapabiliyor sayfaları. Bunun gibi pek çok detay var işin içinde.


Bu genç kişi ise bunların her birine kendi kendine özen gösteriyor, titiz bir şekilde çalışıyordu. Ayrıca zımbaladığı sayfalar olan bir kağıt grubum vardı. Zımba için kağıtları öyle bir hizaladı ki tam tamına kusursuzdu.

Ben işte tüm bu işlemleri onun işine olan saygısını ve özenini izleyerek takip ettim. Ve işlem bitince ona dönüp dedim ki.” Sen işini o kadar özenle ve güzel yapıyorsun ki… Gerçekten çok teşekkür ederim. Bugüne kadar bu işi yapan en iyi çalışan olduğunu düşünüyorum.” Bunu duyan genç arkadaşın yüzünün aydınlandığını hala hatırlıyorum. Gülümseyip teşekkür etti bana.

Yapılan hiçbir işin basitliği ya da zorluğu değerini belirlemez. Her yapılan, emek verilen iş değerlidir. Yapan kişi de. İşte hele işine saygısı olan, özen gösterip emek veren herkes ayrıca kattığı değer nedeniyle çok daha değerlidir.

Ben her seminerde, o fotokopiyi çeken ve kitapçıkları hazırlayan kişileri de hatırlayarak içimden onlara teşekkür ederim. Çünkü onlar olmasa o kitapçıkları ben katılımcılara ulaştıramam.

Markette çalışan biri olmasa market bana alışverişlerimi gönderemez. Pastane olmasa seminerde misafirlerime moladaki yiyecekleri sunamam. (Çalıştığım ve vaktim olmayacağı için büyük ihtimalle) Hayatımızın her alanında var olan ve hayatımıza katkıda bulunan insanları sayıp örneklendirebiliriz bunun gibi…

İş yerinde çalışanları olmasa, o iş sahibi, isterse holding olsun, kendi başına o işleri yapamaz.

Yani hayatta her şeyi tek başımıza yapamayız. Bu mümkün değil. Birbirimizin varlığına her zaman ihtiyacımız var. Bir bütünün parçalarıyız başta da dediğim gibi.  Her biri ayrı bir şekilde lazım olan parçalar. Bütünü oluşturan özel, kendine özgü ve değerli bireyler…

Yine yıllar evvel, bir meyveli soda firmasına mail atıp, onların sodasının içtiğim en güzel meyveli soda olduğunu yazmıştım. Sadece şikayet etmek değil, teşekkür de etmek lazım bence firmalara.

Beni birkaç gün sonra firmanın pazarlama müdürü aramıştı. Şaşırmıştım, beklemiyordum böyle bir şey. Ben de onları şaşırtmışım anlaşılan : ) Telefon edip teşekkür etti mailim için ve bana sodanın kaynağının doğallığını, tek tek nasıl özenle üretildiğini anlattı telefonda. Çok memnun olmuşlar teşekkür ettiğim için.

Hayatın içinde yaşamımda bunun gibi daha pek çok örnek var.

Çöp kamyonuna denk gelirsem mesela, çöp toplayan arkadaşlara mutlaka “Kolay gelsin.” derim.

Ya da hayatıma katkıda bulunan sağlığıma kavuşmaya ya da sağlıklı kalmama yardım eden doktorlarıma mutlaka defalarca teşekkür ederim. Hatta hastaneye başhekimliğe mail gönderdiğim olur teşekkürü yazılı yapmak için…


Ailemdeki bireylere ve dostlarıma da hayatımdaki yerleri için ne kadar şükran dolu olduğumu elimden geldiğince gösterdiğimi ya da söylediğimi düşünüyorum. Hayat bunları söyledikçe, sevgiyi paylaştıkça daha da güzel çünkü… Birbirimizi sevgiyle sarıp sarmalıyoruz bu şekilde… 

Hayatınızda olan herhangi birine yaptığı güzel bir şey için teşekkür ettiğinizde, onun varlığının değerini bilip ona bunu hissettirdiğinizde ya da söylediğinizde, takdirinizi paylaştığınızda, o kişinin hayatına o an adeta güneşi doğdurursunuz. Işık sizin kalbinizden ona ve hayatına yayılır. Böyle bir şeyi duymak eminim herkesi ama herkesi mutlu eder. Yaşadığı an ve hayat onun için eminim daha anlam kazanır.

Bizler zaten yaratılış itibariyle çok değerliyiz. Tanrısal varlıklarız her birimiz. Tanrı’nın parçalarıyız. Değerimiz sonsuz. Ancak birlikte bu dünyada yaşadığımız için, başkalarının bize değerli olduğumuzu hissettirmesi, sevgiyi paylaşmak demek olduğu için, ihtiyacımız olmasa da çok anlamlı ve güzeldir.

Şimdi sizler bu yazımı okuyorsanız, kendi yaşamınıza bir göz atın lütfen derim. Yeterince takdir görüyor musunuz hayatınızda olan ve yaşamına sevgiyle katkıda bulunduğunuz insanlardan? İş yerinde yardım ettiğiniz bir arkadaşınızdan, ya da yöneticinizden, patronunuzdan? Ya da ailenizin bireylerinden, eşinizden hayatında olduğunuz ve sevgiyle hep yanında olduğunuz için? Ya da sorunlarını dinlediğiniz, her zaman yardıma hazır bir omuz olduğunuz arkadaşınızdan? El ele yan yana yürüdüğünüz insanlardan?

Peki siz hayatınızdaki insanların sizin hayatınıza olan katkısını takdir ediyor, değerlerini biliyor ve onlara bunu gösteriyor musunuz?

Şimdi size şunu hatırlatmak isterim: Yaşam, siz ona ne verirseniz, size onu geri verir. İyilik misliyle insana geri döner. Takdir ve teşekkür de…

Siz insanlara değer verip, onlara takdirinizi gösterdiğinizde, hayatlarınızda oldukları için teşekkür ettiğinizde, sevgi yaydığınızda bu, evrenden de size başka başka insanlardan geri döner. Takdir ve değer görürsünüz.

Bu yazıyla amacım, bugün sizlerle birlikte bir farkındalık yaratmak.


Birlikte olduğumuz insanların hayatımızdaki katkılarını şöyle bir düşünelim… Emeklerini görelim. Varlıklarının değerini fark edelim.

Biz kendimiz başkalarının hayatına neler katıyoruz fark edelim.

Hatta bunun için kendimizi takdir edelim. Bu kendini beğenmişlik değil. Özfarkındalık. Bazen insanlar kendi değerlerini de fark edemeyebiliyorlar. Başkalarının hayatlarına neler katıyorlar fark edemeyebiliyorlar. İşte bunu fark etmek, insanın kendi kendini de anlamasına ve yine daha mutlu olmasına yardım eder.

Yıllar evvel bir mail almıştım. Kanserken iyileşmiş bir hanım bana mail göndermiş. Şöyle yazmış: “Ben sizin kitabınız sayesinde kanseri yendim. Siz kitabınızda, ‘Gerçekten iyileşmeyi ister ve inanırsanız, doğru tedavi, doğru doktor, doğru yöntemi de bulursunuz ve mutlaka iyileşirsiniz. Yeter ki isteyin ve inanın.’ yazmışsınız. İşte ben de bu sayede, sizin dediklerinizi uygulayarak doğru doktor doğru tedaviyle iyileştim. (Oysa Işık Hep Vardır, Şifa bölümü) http://www.duygusalarinma.com/tr/kitap

Maili gözyaşları içinde okudum. Bir yazar için, üstelik insanlara faydası olsun diye yazılmış bir kitap yazarı için, bundan büyük mutluluk olur mu? Dedim ki kendi kendime: “İpek, bu kitaptan bir kişi bile yararlanmışsa, işte yazma sebebin yerini bulmuş oldu.” Eminim daha pek çok yararlanan olmuştur kitaptan, başka mailler, telefonlar da aldım kitapla ilgili, diğer kitaplarımla ilgili de… Ama bu mail unutamadıklarımdandır…

İnsanların mutluluğuna, yaşamına katkıda bulunsun diye yazdığım blog yazıları ya da çekilen videolarla ilgili de gelen geri bildirimler benim için o emeğin mutlu geri dönüşü olur hep.  

İlk kitabımı 5 yılda yazmıştım. Yapılan araştırma, yıllar süren eğitimler ve ön çalışmaları saymıyorum bile. Her kitap 6 ay-1 yıl arası sürer en az bir yazar için.  Birkaç saatte okunan bir kitabın arkasında büyük emek vardır.

Sizlerin 6 dakika olarak seyrettiğiniz bir video için 6 gün çalışılır emek verilir. Ön hazırlıkları, çekimi, montajı, yayınlanması…

2 saat olarak seyrettiğimiz bir dizi için haftalarca çalışılır. Senaryo yazılır, sahneler, set işçileri, tonlarca insan çalışır. Çekimler günlerce sürer.

Bir doktorun bir hastalığa doğru teşhisi koyabilmesinin ardında yıllarca okunan okullar ve büyük emek vardır.

Eminim bu herkes için böyledir. Yapılan her iş için de… Hangi dalda olursa olsun.

Her işin arkasında emek vardır.

Her dostun yüreğinde sevgi, bize kendi hayatından ayırdığı zaman…

Ailemizle, dostlarımızla, çevremizde hayatımızda olan herkesle…

Birbirimizin hayatına emeğimizi katarız, zamanımızı, yüreğimizi, sevgimizi…

İşte bunu yaparken de, diyorum ki, birbirimizin varlığının yerini, değerini görelim. Fark edelim. Kanıksamayalım. Herkes hayatımızda ayrı bir lütuf.

Görelim. Ve birbirimize de bunu gösterelim. Sevgimizle, dilimizle, yüreğimizle…

Sevgiyle,

İpek Cihan Bilgin

 

İpek Cihan Bilgin’in web sitesi:


http://www.duygusalarinma.com
http://icbakademi.com/


Blogtaki tüm yazıların yayın hakları saklıdır



(c) copyright İpek Cihan Bilgin

 

 

 

13 Şubat 2021 Cumartesi

Aşk...


 

Aşk yalnız karşı cinse hissettiğimiz bir şey mi?

Tariflere, sözlere sığmayan, sonsuz boyutlarda yaşanan… Hayatın kaynağı, ruhumuzun dayanağı olan aşk… Yaşama nedenimiz olan aşk…

O öyle yoğun bir sevgi ki... Öyle saf, öyle güçlü ve öyle parlak ki... Ve yeryüzünde çok farklı birçok şeye karşı hissedebiliyor insan... Aşk farklı farklı yüzlerle çıkıyor insanın karşısına... Farklı farklı şekillerle...

Bakıyorsun bir şarkı, bir beste oluyor seni alıp götürüyor başka boyuta... Kemanın sesi, piyanonun tuşu... Bakıyorsun bir çocuğun masum gülümsemesi, sarılışı oluyor kalbinin en derinini titreten...

Bakıyorsun annenin eli oluyor, babanın sesi... Kucağında uyuyan kedin... Ya da köpeğin... 

Bazen dalıp gittiğin masmavi gökyüzü... Ya da denizin kokusu, köpüğü, dalgası... Beyaz bir papatyanın yaprağı... Bir ressamın tuvali, boyası... Bir balerinin zarif dansı... Bazen güzel bir heykel... Bir şiirin dizesi…

Belki güzel bir yemek, severek yapılmış bir küçük kurabiye ya da güzel kokan bir meyve...

Bazen bir ülke... Yaşadığın şehir... Ya da gittiğinde hep mutlu hissettiğin küçük bir kasaba... Bazen de kurduğun bir hayal... İçine çok istediğin, sevdiğin şeyleri koyduğun rengarenk bir hayal...

Ya da işte sadece birinin, sevdiğin adamın ya da kadının varlığı, sarılışı, dokunuşu oluyor sana... Ondan sana senden ona akan... Dupduru, hesapsız, beklentisiz...  

Her değişik hali seni alıp götürüyor, farklı boyutlara, farklı duygulara, en yükseklere… Mutluluğun en çoğuna, duygunun en yoğununa… En safına, en yücesine, en güzeline…

Ve hepsi de aslında, seni ve her şeyi Yaratan’ın yansıması olarak varlığını sürdürüyor...

Tüm aşklar... Aşkın tüm halleri... Yaratan’ın sana ve tüm yarattıklarına olan Sevgisi’nden, Aşk’ından doğup akıyor sonsuz bir pınar gibi...

Dünyayı dolduruyor... Evreni dolduruyor... Akıyor akıyor akıyor... Pırıl pırıl...

Çeşitli renklerde. Çeşitli şekillerde...

Sonsuz.

Aşk;  o en güzel olan.

Hep var ve var olacak olan…


 

Sevgiyle,

İpek Cihan Bilgin

 



İpek Cihan Bilgin’in web sitesi:


http://www.duygusalarinma.com
http://icbakademi.com/


Blogtaki tüm yazıların yayın hakları saklıdır



(c) copyright İpek Cihan Bilgin

 

 

29 Ocak 2021 Cuma

Dünyada hepimiz birbirimize karşı sorumluyuz...




 Dün beni, annesini bir ay önce kaybetmiş genç bir hanım aradı. Annesi 60 yaşında korona nedeniyle bir hafta içinde hayatını kaybetmiş… Bu genç hanım yaşadığı travmayı atlatamamış elbette, annesini her gece rüyasında gördüğünü söyledi… Uzun uzun konuştuk… Onu dinlerken acısını derinden hissettim. Babası da aynı süreçte korona olmuş ama hafif geçirmiş ve iyileşmiş. Kendisine ise hiç geçmemiş… Testleri hep negatif çıkmış. Hatta annesine refakatçi bile olmuş hastanede… Ama yine de ona geçmemiş koronavirüs. İşte tıbbın açıklayamadığı bir durum bu maalesef. Neden birine geçerken diğerine hiç bulaşmıyor… Aynı evin içinde, hatta aynı hastanede oldukları halde…

Bugün Bağdat caddesinde yürüyüşe çıktım.  Yürüyüş, egzersiz, sporun hangi türü olursa olsun bedene iyi geliyor. Ben de bunu bildiğim ve yürüyüşü sevdiğim için de her gün olmasa da haftada birkaç gün yürümeye çalışıyorum. Bugün de yürüyüşüme değişik bir rut olarak Bağdat Caddesini seçtim.

Ve caddedeki insan kalabalığını görüp çok şaşırdım... Hem de üzüldüm.

Diyebilirsiniz ki onlar da senin gibi yürüyüşe çıkmıştır.

Olabilir tabi… Bunda bir sorun yok bence…

Benim gördüğüm ve üzüldüğüm tablo şuydu:

İnsanlar ikili, üçlü hatta daha fazla gruplar halinde geziyorlardı… Banklarda arkadaşlarıyla oturup bir şeyler yiyip içiyorlar, yiyip içtikleri için maskeleri haliyle çenede duruyor, bir yandan sohbet ediyorlardı… Kafe ve restoranların önünde de yiyecek almak için uzun kuyruklar oluşmuştu. Sosyal mesafe maalesef hiçe sayılmış halde, kuyruklarda insanlar dip dibe bekliyorlardı… Kalabalığı tarif edemem.

Yaya geçitlerinde güruh halinde karşıya geçiliyordu. Sosyal mesafe yine önemsiz, herkes dip dibe..

Gel de üzülme… Bir yıldır süren, dünyada her yeri etkileyen. Milyonların öldüğü pandemiyi anlamamaya, idrak etmemeye, belki önemsememeye… Bunu gösteren her türlü harekete gel de şaşırma…

Mağazaların içi de ayrı bir durumdu. Nasıl kalabalıktı anlatamam… Ekonominin canlı olması açısından alışveriş edilmesi güzel elbette. Ama pandemiye dair bir önlem ve dikkat çerçevesinde yapılamaz mı bu? Yani mesela, belli sayıda insanlar girse diğerleri dışarıda beklese… Mağazalarda herkes iç içeydi… Sanki eski zamanlardaki gibi…

Yaş gruplarına gelince… O da ayrı konu… Çoluk çocuk, yaşlı genç herkes caddedeydi… Benim olduğum saat mesela 5 diyelim, yaş gruplarının yasağının başladığı saatler… Ama öyle değildi maalesef. Hiç kimse saate aldırış etmemiş görünüyordu…

Bir kural varsa ve herkesin iyiliği içinse hepimizin uyması daha güzel olmaz mı? Yoksa hem kendinin hem toplumun iyiliği için kurala uyan ve hayatı kısıtlanan insanlara haksızlık değil mi bu?  

Evde oturup saatlere riayet eden anneme de haksızlık… Evde oturan annelere babalara… Hasta olan, ölen insanlara ve yakınlarına da haksızlık… Doktorlara ve sağlık çalışanlarına da…

Pandeminin ciddiyetinin farkında olup, kurallara riayet eden kişilere de… Haksızlık, saygısızlık, ne derseniz deyin…

Biz dünyada hep birlikte varız… Hepimiz birbirimize bir şekilde bağlıyız.  Birimizin yaptığı her hareket tüm toplumu, herkesi, tüm dünyayı etkileyebiliyor işte bu nedenle… Kelebek etkisi gibi… O nedenle de aslında hepimiz birbirimizden sorumluyuz.

Yani caddede, sokakta, nerede olursa olsun pandemiyi umursamaz şekilde davranan, kendi yaşamını ve başkalarının yaşamını önemsemeyen insanlar, bu hareketleriyle aslında dünyada pandeminin yayılmasının devamından da, hastalanan insanlardan da bir şekilde sorumlu bence…

Bunu suçlama gibi düşünmeyin. Dünyanın birliği içinde, hepimizin birbirine karşı sorumluluğu olduğu açısından düşünün.

Yaptığımız her hareketin birbirimizi etkilediği gerçeği açısından düşünün.

Bugün caddede yürürken, dün beni arayan genç arkadaşı düşündüm…  

Bugün gördüğüm tablo, onun gibi başka hayatları da etkilemeyecek mi?

Bir kafe sırasında dip bide beklerken, mağazada yanyana ürünlere mesafesiz durarak bakarken, dün koronavirüsü almış ama taşıdığını farketmeyen arkadaşla bankta oturup maskesiz sohbet ederken, koronvirüs yayılmaya devam etmeyecek mi?   Başka hayatları üzmeyecek mi?

Bu yazıyı okuyanlarınızdan ricam şu:

Sizler bu konuda uyanık olursanız. Durumu tekrar bir hatırlarsanız. Yakınlarınıza da hatırlatabilirsiniz.

Evet bunaldık. Evet çok uzun sürdü. Ama işte biraz daha dayanalım hep birlikte…

Aşılar başladı. Güzel günler yakın. Gün sayıyoruz artık birbirimize, dostlarımıza, normal hayatımıza kavuşacağımız günlere…

O zaman geldiğinde doya doya sohbet ederiz. Sarılırız birbirimize. Görüşürüz. Kafelerde buluşuruz istersek. Her mağaza bizim, girip doyasıya alışveriş yapar, ya da sadece gezer vitrin bakarız dipbibe…

Ama henüz değil. Daha değil.

Biraz daha sabredelim. Kendimizi tutalım.

Hem kendimizi, hem sevdiklerimizi, hem diğer insanları koruyalım.

Bu hepimizin sorumluluğu…

Bu sorumluluğumuza, insan olduğumuz için… Vicdanlı, akıllı, bilinçli olduğumuz için sahip çıkalım…

Çıkalım ki pandeminin yayılmasını engelleyebilelim.

Ve güzel günlere daha çabuk kavuşabilelim…

Görüşemediğimiz sevdiklerimize kavuştuğumuz, sağlıklı, mutlu, güzel günlere…

Sevgiyle,

İpek Cihan Bilgin

 


İpek Cihan Bilgin’in web sitesi:


http://www.duygusalarinma.com
http://icbakademi.com/


Blogtaki tüm yazıların yayın hakları saklıdır



(c) copyright İpek Cihan Bilgin

 

 

 

 

                                                                      

23 Ocak 2021 Cumartesi

Hafta sonu için evde değişik aktivite fikirleri...

Hafta sonu evde insan farklı fikirlerle de güzel zaman geçirebilir....
Aşağıya birkaç fikir sıraladım, gerisi sizin yaratıcılığınıza kalmış...
*Satranç, tavla, dama scrabble gibi oyunlar oynamak
*Origami, makrame, maket yapmak, örgü örmek
*Şarkı söylemek, dans etmek
*Resim yapmak (internetten de öğrenebiliyorsunuz pek çok video var)
*Değişik yemek öğrenmek ve yapmak
*Bir müzik aleti çalmayı öğrenmek ve çalmak (online dersler var)
*Günlük yazmak
*İnternetten değişik eğitimler almak
*Puzzle yapmak
Dizi ve film seyretmek, bilgisayarda veya telefonda oyun oynamak, Youtube videoları izlemek, kitap okumak zaten ilk aklımıza gelenler olduğu ve belki de en çok yapılanlar olduğu için yukarıdaki listeye almadım.
Bu listeleri örnek olarak verme sebebim, pandemi nedeniyle sosyal hayatımız çok sınırlı olduğu için rutine girebilen hayatları, bu tür değişik fikirlerle rutinden çıkarmak, hayata farklı bir renk getirmek...

Umarım bu yazı size ilham verir ve siz de hayatınıza değişik renkler katarsınız...
Sevgiyle,

İpek Cihan Bilgin

 

Karla oluşan sessizlik ve sükunet...



İstanbul’a şahane bir kar yağdı... Yağmur bile yağmadan hava sıcaklığının 18 derecelerde ve mevsim normallerinin üzerinde seyrettiği birkaç ay geçirdikten sonra geçen hafta bolca yağan yağmur ve bu hafta sonu yağan kar yüzümüzü güldürdü neyse ki...

Bu sabah kalktığımda Moda’da bile karın her yeri bembeyaz örttüğünü gördüm... Karla ilgili sevincim daha da arttı...
Ben kar yağdığında oluşan o harika sessizliği, dinginliği ve sükuneti çok severim... İnsanın ruhunu dinlendirir büyük bir huzur katar adeta.
Geçen gün, kar yağdığında oluşan o sessizliğin nedenini öğrendim ve bunu sizlerle de paylaşmak istiyorum . Doğa ne kadar değişik mucizelerle dolu...
Kar yağdığında oluşan sessizliğin sebebi, kar tanelerinin ses dalgalarını soğurması yani emmesiymiş. Ses dalgaları enerjinin çarpışmalar yoluyla molekülden moleküle aktarılması sayesinde çok uzak mesafelere hareket edebiliyor. Ama karşılaştığı madde sesi ya yansıtıyor ya da emiyor...

İşte, kar taneleri de sesi emdiği için kar yağarken öyle harika bir sessizlik ve sükunet hali oluşuyor kısacası...
Karlı yerlerdeyseniz bu beyaz güzel mucizenin keyfini çıkarın derim... Bir de etrafımızdaki hayvanlara yemek ve su vermeyi unutmayalım diye küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum.
Biz bugün balkonda serçelere ekmek kırıntıları koyduk... Birazdan da sokaktaki kedi köpeğe mama indireceğim...

Sonra da karda küçük bir yürüyüşe giderim muhtemelen...

Ne de olsa bu sene çok kalpten isteyerek beklediğimiz, doğaya toprağa iyi geleceğini bildiğimiz o güzel beyazlığa nihayet kavuştuk... Erimeden o güzelliğin mutluluğunu yaşayalım...

Hepinize mutlu, sağlıklı haftalar...
Sevgiyle,
İpek Cihan Bilgin